Sevgili Günlük,
Hayatta bazı insanlarla diğerlerinden daha iyi anlaşıyorum. Bundan daha doğal ne olabilir ki, öyle değil mi? Bugün, çaylarına bisküvi batıranlarla daha iyi anlaştığımı düşündüm sevgili günlük.
Bu arada, çayla bisküvi deyip geçme. Ciddi bir konsantrasyon ve iyi bir zamanlama gerektirir. Yoksa ne çay çaya ne de bisküvi bisküviye benzer...Bisküviyi -ve çayı tabii ki- kaybettiğini anladığın o an inan çok hazindir...
Böyle bir grup kurmak istiyorum. Belli aralıklarla bir araya gelip topluca çayla bisküvi yesek mesela. Ne güzel olur! Yine kendi kendimi neşelendirdim sevgili günlük. Gidip şekerli yoğurt yiyeceğim.
8 Aralık 2009 Salı
4 Aralık 2009 Cuma
bir dizi doğuyor
Sevgili Günlük,
Bugün bir dizi yazmaya karar verdim. Henüz çok başlardayım ama sana biraz bahsedeyim. Dizinin baş karakteri "Saten" isminde bir kadın. (Dizinin adı da bu olacak yoksa tamlamalı bir dizi ismi seçmem gerekir sonra da takısız isim tamlaması mı sıfat tamlaması mı karar veremeyip sinir olurum.)
Saten, güzel, akıllı, zeki ve çevik bir köylü kızı. Hep saten kıyafetler giyiyor (Modacılarla bu konuyu görüşmek lazım, zor olacaksa ismini Organze'ye ya da Keten'e de çevirmek mümkün) Fransızcaya çok hakim. Salon danslarında doğuştan gelen bir yeteneğe sahip ama bu yeteneğini keşfedeceği bir ortam olmamış henüz. (İlerde senarist olarak bu ortamı yaratmam lazım.) Çilek reçelini çok seviyor (Kendimden de bir parça katmak istedim) Çilek de o yörede bol yetişiyor. Hatta Saten çilekçilikle uğraşsın. Kazanların başında çilek reçeli kaynatsın. Yazdıkça nasıl da ufkum açılıyor. Bir de bir kumaşçı çocuk var: Mustafa. Aslında İstanbul'da okumuş ama sonra köyüne gelmiş, kafayı çilek desenli, sadece 36 beden, saten kıyafetler üretmekle bozmuş, biri de derdin ne senin diye sormuyor, sessiz sakin kendi halinde, anacığıyla yaşıyor. Bir de zengin bir adam var, kötü adam...Dağınık, yozlaşmış saçları olsun, çilek kokulu silgileri ilk bulanlardan olsun, onlardan tonlarca para kazanmış olsun..."Saten bana aşık zaten" deyip milleti kandıran, çok gıcık bir adam. Adam habire cep telefonuyla konuşsun, fon, hisse senedi, döviz kelimelerini cümle içinde kullansın. Bir de aralara muzip bir müzik koymak için komik bir karakter bulmak gerekiyor. O da Mustafa'nın kankardeşi olabilir. Ya da Saten'le ilkokul iki'de aynı kümede yer aldıktan sonra -biri yazıcı biri küme başkanı imiş, gerekirse flashback'le o günlere de dönülür- onunla yakınlaşan ve yıllardır aralarından su sızmayan zevzek arkadaşı, sırdaşı olabilir. Onun da saçı kıvırcık olsun.
Aaa, bir de uzun uzun oturulan kalabalık bir kahvaltı sofrası istiyorum bu dizide. Sofra boyunca sadece bakışlarla herkes birbirine bir film anlatsın, biz de tahmin etmeye çalışalım, sonra herkes oradakileri öperek teker teker çıksın. Akşam olunca tekrar bir araya gelsinler, altyazılı film izleyip kızma birader oynasınlar.
Sevgili günlük, özgün bir senaryonun filizlenmesine tanık oluyorsun. Doğrusu hiç bu kadar heyecanlanmamıştım!!!
Bugün bir dizi yazmaya karar verdim. Henüz çok başlardayım ama sana biraz bahsedeyim. Dizinin baş karakteri "Saten" isminde bir kadın. (Dizinin adı da bu olacak yoksa tamlamalı bir dizi ismi seçmem gerekir sonra da takısız isim tamlaması mı sıfat tamlaması mı karar veremeyip sinir olurum.)
Saten, güzel, akıllı, zeki ve çevik bir köylü kızı. Hep saten kıyafetler giyiyor (Modacılarla bu konuyu görüşmek lazım, zor olacaksa ismini Organze'ye ya da Keten'e de çevirmek mümkün) Fransızcaya çok hakim. Salon danslarında doğuştan gelen bir yeteneğe sahip ama bu yeteneğini keşfedeceği bir ortam olmamış henüz. (İlerde senarist olarak bu ortamı yaratmam lazım.) Çilek reçelini çok seviyor (Kendimden de bir parça katmak istedim) Çilek de o yörede bol yetişiyor. Hatta Saten çilekçilikle uğraşsın. Kazanların başında çilek reçeli kaynatsın. Yazdıkça nasıl da ufkum açılıyor. Bir de bir kumaşçı çocuk var: Mustafa. Aslında İstanbul'da okumuş ama sonra köyüne gelmiş, kafayı çilek desenli, sadece 36 beden, saten kıyafetler üretmekle bozmuş, biri de derdin ne senin diye sormuyor, sessiz sakin kendi halinde, anacığıyla yaşıyor. Bir de zengin bir adam var, kötü adam...Dağınık, yozlaşmış saçları olsun, çilek kokulu silgileri ilk bulanlardan olsun, onlardan tonlarca para kazanmış olsun..."Saten bana aşık zaten" deyip milleti kandıran, çok gıcık bir adam. Adam habire cep telefonuyla konuşsun, fon, hisse senedi, döviz kelimelerini cümle içinde kullansın. Bir de aralara muzip bir müzik koymak için komik bir karakter bulmak gerekiyor. O da Mustafa'nın kankardeşi olabilir. Ya da Saten'le ilkokul iki'de aynı kümede yer aldıktan sonra -biri yazıcı biri küme başkanı imiş, gerekirse flashback'le o günlere de dönülür- onunla yakınlaşan ve yıllardır aralarından su sızmayan zevzek arkadaşı, sırdaşı olabilir. Onun da saçı kıvırcık olsun.
Aaa, bir de uzun uzun oturulan kalabalık bir kahvaltı sofrası istiyorum bu dizide. Sofra boyunca sadece bakışlarla herkes birbirine bir film anlatsın, biz de tahmin etmeye çalışalım, sonra herkes oradakileri öperek teker teker çıksın. Akşam olunca tekrar bir araya gelsinler, altyazılı film izleyip kızma birader oynasınlar.
Sevgili günlük, özgün bir senaryonun filizlenmesine tanık oluyorsun. Doğrusu hiç bu kadar heyecanlanmamıştım!!!
30 Kasım 2009 Pazartesi
misafire "hoşgeldiniz" demek
Sevgili Günlük,
Benim de aklıma eski bayramlar geliyor, ben de insanım. Mesela aklıma, daha önce hiç görmediğim birtakım misafirlerin bize gelmesi ve kapının önünde biriken 35 numaradan büyük ayakkabılar geliyor. Bir çocuğun sözlüğünde misafir (biri iyi biri kötü) iki anlama geliyor:
1- Evde pişen pasta-börek
2-"Hoşgeldiniz deme" görevi
Ayakkabı sayısı arttıkça bu görevi tamamlamak zorlaşıyor. Kalabalık bir odaya girip herkesin bakışları altında tek tek hoşgeldiniz demek o zamanlar çok zor bir şeydi sevgili günlük ve kapıdan ilk girenin kim olacağı kardeşler arası pazarlığa tabiydi. Bu kısmı atlamadan da pasta kısmına erişmek pek olanaklı değildi. Hoşgeldiniz dedikten sonra biraz onların yanında oturmak gerekirdi. O süre ise, genellikle bir köşede halıdaki baklavaları saymakla ya da ayağınla halının kenarıyla oynamakla geçerdi. (Halı yoksa, ayak parmaklarını kıvırmakla yetinilirdi.)
Acaba şimdiki çocuklar da bu eziyete maruz kalıyorlar mı? Bir de, annenin eline almaya davrandığı "terlik" bir tehdit aracı olma gücünü hala sürdürüyor mu, çok merak ediyorum sevgili günlük. Esem vardı o zamanlar...Kırmızısı, bir de laciverdi olurdu.
Benim de aklıma eski bayramlar geliyor, ben de insanım. Mesela aklıma, daha önce hiç görmediğim birtakım misafirlerin bize gelmesi ve kapının önünde biriken 35 numaradan büyük ayakkabılar geliyor. Bir çocuğun sözlüğünde misafir (biri iyi biri kötü) iki anlama geliyor:
1- Evde pişen pasta-börek
2-"Hoşgeldiniz deme" görevi
Ayakkabı sayısı arttıkça bu görevi tamamlamak zorlaşıyor. Kalabalık bir odaya girip herkesin bakışları altında tek tek hoşgeldiniz demek o zamanlar çok zor bir şeydi sevgili günlük ve kapıdan ilk girenin kim olacağı kardeşler arası pazarlığa tabiydi. Bu kısmı atlamadan da pasta kısmına erişmek pek olanaklı değildi. Hoşgeldiniz dedikten sonra biraz onların yanında oturmak gerekirdi. O süre ise, genellikle bir köşede halıdaki baklavaları saymakla ya da ayağınla halının kenarıyla oynamakla geçerdi. (Halı yoksa, ayak parmaklarını kıvırmakla yetinilirdi.)
Acaba şimdiki çocuklar da bu eziyete maruz kalıyorlar mı? Bir de, annenin eline almaya davrandığı "terlik" bir tehdit aracı olma gücünü hala sürdürüyor mu, çok merak ediyorum sevgili günlük. Esem vardı o zamanlar...Kırmızısı, bir de laciverdi olurdu.
burnunu seç!!!
Sevgili Günlük,
Baaak, ne buldum!!! Ben de pinokyo burnu istiyorum. Doyasıya yalan söyleyeceğim sonra.
28 Kasım 2009 Cumartesi
yaşasın!!!
Sevgili Günlük,
Bugün bir arkadaşımın kendine en uygun yerli diziyi seçmesine yardımcı oldum. (Gerçi onu seçmedi, başkasını seçti ama olsun) Aynı arkadaşım, benden duyduğu iki yeni kelimeyi de sonradan cümle içinde kullanacağını söyledi. (Kullanır mı bilmiyorum, ama olsun)
Çok mutluyum!
Bugün bir arkadaşımın kendine en uygun yerli diziyi seçmesine yardımcı oldum. (Gerçi onu seçmedi, başkasını seçti ama olsun) Aynı arkadaşım, benden duyduğu iki yeni kelimeyi de sonradan cümle içinde kullanacağını söyledi. (Kullanır mı bilmiyorum, ama olsun)
Çok mutluyum!
25 Kasım 2009 Çarşamba
insanlar
Sevgili Günlük,
Bazen düşünüyorum da çeşit çeşit insan var şu dünyada...Kalktığında yatağını düzeltenler, merdivenlerden oğlak yavrusu gibi zıplaya zıplaya inenler, leopar desenli çamaşır giyenler, ceket giyer giymez misyon üstlenenler, akşamları meyve çayı içenler, dükkan vitrinlerinde kendilerine bakanlar, ellerine bakarak konuşanlar, aynaya bakarak ağlayanlar, saçlarını kulaklarının arkasına atanlar, sınıfta en arka sırada oturanlar, kahvaltıda bir kibrit kutusu büyüklüğünde peynir yiyenler, manikürü gecikmeyenler, çoraplarını ortalıkta bırakanlar, sık sık "aynen" diyenler, havuz kenarında parmak ucunda yürüyenler, telefonla konuşurken halının üzerindeki tüyleri toplayanlar, ucu açılmamış antep fıstıklarını dişleriyle kırmaya çalışanlar, kimsenin talep etmediği bir şeyi yapıp kendi kendilerine memnun olanlar....Bunlardan hangileri olduğumu söylemeyeceğim tabii...
24 Kasım 2009 Salı
mandalina ve hayatın keşfi
Sevgili Günlük,
Liste çok kabarık: Gönderilecekler, alınacaklar, ödenecekler, çevrilecekler, yazılacaklar, okunacaklar, aranacaklar, sonra paçası kısalttırılacaklar, düzenlenecekler, cüzdan içinden çıkarılıp atılacaklar, şarja takılacaklar, şarjdan alınacaklar... Ayyyh, bu ne bu?
Bütün bu listedekileri yapmak yerine bir yandan radyo dinleyip bir yandan mandalina yiyorsam bir sebebi var. "Dünya varmış," demek... (Bir dakika sanırım fikrimi değiştiriyorum. Radyoda, "Tell me how i am supposed to live without you" diye bir şarkı çıktı. Hatırladım ben bunu.)
Mandalina! Şu dünyada kusursuz olan tek şey mandalina....Herkese mandalina yemesini öneriyorum. Acele etmeden, dilim dilim, küçük dilimleri de farkederek...Radyoyu da kapatın, münasebetsiz bir şarkı çıkabilir. Bir zaman diliminde sadece tek bir şey yapın -bu cidden iddialı oldu- Ama sanırım tam şu anda hayata dair bir şey keşfettim sevgili günlük. Blog işi gerçekten çok işe yarıyor.
Liste çok kabarık: Gönderilecekler, alınacaklar, ödenecekler, çevrilecekler, yazılacaklar, okunacaklar, aranacaklar, sonra paçası kısalttırılacaklar, düzenlenecekler, cüzdan içinden çıkarılıp atılacaklar, şarja takılacaklar, şarjdan alınacaklar... Ayyyh, bu ne bu?
Bütün bu listedekileri yapmak yerine bir yandan radyo dinleyip bir yandan mandalina yiyorsam bir sebebi var. "Dünya varmış," demek... (Bir dakika sanırım fikrimi değiştiriyorum. Radyoda, "Tell me how i am supposed to live without you" diye bir şarkı çıktı. Hatırladım ben bunu.)
Mandalina! Şu dünyada kusursuz olan tek şey mandalina....Herkese mandalina yemesini öneriyorum. Acele etmeden, dilim dilim, küçük dilimleri de farkederek...Radyoyu da kapatın, münasebetsiz bir şarkı çıkabilir. Bir zaman diliminde sadece tek bir şey yapın -bu cidden iddialı oldu- Ama sanırım tam şu anda hayata dair bir şey keşfettim sevgili günlük. Blog işi gerçekten çok işe yarıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
